MAKALE
  Deniz Feneri...

 

Bundan çok çok uzun yıllar, belki asırlar öncesinde, etrafı sularla kaplı, içlerinde ceylanların korkusuzca sularından içtiği şarıl şarıl derelerin, ırmakların aktığı, dallarında türlü kuşların öttüğü, yeşilin her tonunun alabildiğince uzandığı, bellerinde testilerle köy çeşmelerinden sular taşıyan sürmeli güzellerin, sıkınca taşın suyunu çıkaracak delikanlıların olduğu güzel bir ülke varmış. Bu ülke insanlarının en değer verdiği şey deniz feneri imiş. Çünkü bu ülke vatandaşları deniz fenerini özgürlüğün ve aşkın simgesi olarak görürlermiş.

Efsaneye göre ülkenin doğu bölgesi ücra köşelerinden birinde bulunan bir köyde, 9 kişilik ailesi ile birlikte, güzel mi güzel, şirin mi şirin güzel bir kız yaşarmış. Sabahları erkenden kalkar, ailesinin kahvaltısını hazırlar, sonra ahırındaki hayvancıklarının yemlerini verir, kırlara doğru gider, köylerinin biraz dışında kalan, büyüklerinden duyduğu hikayede olduğu gibi, bazen hızlı, bazen de durgun akan suları derin bir nehrin kenarında durup bekler ve hikayede anlatılan, köyün genç kızları bu göl kenarında bekler ve dileklerini bir taşa bağlayıp nehrin akan sularına bırakırsa o dilekleri gerçek olurmuş hikayesine duyduğu güvenle, hep rüyalarında gördüğü beyaz atlı prensinin geleceğini düşlermiş. Ah bir gelsede kendisini alsa atının terkisine ve mutluluğa götürse onu diye dualar edermiş.

Günlerden bir gün yine beklerken, nehrin karşı tarafından bir beyaz atın geldiğini görmüş.  O anda kalbinin hızlı bir şekilde attığını hissetmiş. Atın üzerinde gördüğü kişi rüyalarında gördüğü genç delikanlı imiş. Delikanlı da kızı farketmiş. Onunda kalbi birden hızlı bir şekilde atmaya başlamış. Delikanlı attan inmiş, atını karşı kenarda bırakıp suya atlamış. Yüzerek karşı kenara geçmiş ve kızın yanına gelmiş. Kızın yüzü kıpkırmızı olmuş. Delikanlı gelmiş yanına ve sen demiş, sen benim rüyalarımda gördüğüm kızsın. Kız daha çok şaşırmış. Sen de demiş benim rüyalarımda gördüğümsün.  Delikanlı batıdan geliyormuş. Böylece buluşmaya başlamışlar. Her gün kız nehrin kenarına gidiyormuş, beyaz atlı prensi de geliyor, bir süre kaldıktan sonra, ertesi gün buluşmak için söz verip geldikleri yere dönüyorlarmış. Buluştukları bir gün delikanlı kıza bir deniz feneri vermiş. Kız buluşmaya geldiği her gün, oturdukları ağacın dalına bu deniz fenerini asarmış. Bu, delikanlıya deniz feneri orada asılı olmazsa kızın gelemediğini düşünmesi için bir işaretmiş.

Bu ara kızın güzelliği ağanın oğlununda başını döndürüyormuş, o da kıza aşıkmış. Kızın her gün nehir kenarına gittiğini öğrenmiş ve kızı takip etmiş. Onları birlikte görünce kıskançlıktan çatlamış. Ve gidip kızın babasına anlatmış durumu. Babası olayı duyunca kızını eve hapsetmiş. Ertesi gün delikanlı gelince kızı bulamamış. Ertesi günü tekrar gelmiş kız yine yokmuş. Bir ay gelip gitmiş, sonunda ümidini kestiği bir gün kızı karşıda bulurum umuduyla atlamış suya. Su o gün çok hızlı akıyormuş. Yüze yüze suyun orta noktasına kadar gelmiş ve gücü tükenmiş, kendini suyun kollarına bırakmış. Tam bu sırada babasının artık buluşamazlar, ümitleri bitmiştir diye kızını hapsetmekten vazgeçmesi ile kız da buluşma yerine geliyormuş. Delikanlının suyun orta yerinde batışını görmüş ve düşünmeden atlamış suya. Yüzmeye çalışmış ama o da başarılı olamamış ve yavaş yavaş suyun içinde kaybolmuş.
Ruhları suyun altında birleşmiş ancak.

Derler ki, bu nehrin adına, birbirlerini çok seven ama bir türlü kavuşamayan bu iki aşığın anısına, “deniz feneri” denmiş.

Ve yine derler ki, ağaların oğulları hep böylesi güzellere aşık oldukları için, batıdan gelenlerin, doğuda yaşayanlarla bir araya gelmeleri mümkün olmamış. Aralarında hep bir ağa veya ağa oğlu olageldiğinden, ruhları hep suyun altında kavuşabilir olmuş, özgürce.
 

 

 

Bülent Çapar

İNKAY Başkanı