MAKALE
  Akşam Elleği...

 

 

Gelişmiş ülkeler… Ekonomik yönden kalkınmış ülkeler. Sosyal yönden kalkınmış ülkeler….

Gelişmekte olan ülkeler… Geri kalmış ülkeler… Geri bırakılmış ülkeler… Üçüncü dünya ülkeleri…

Biz hangisine giriyoruz dersiniz?  Bu soruya kaç kişi gelişmiş ülke diyebilir. Ya da, Üçüncü dünya ülkesi. İkisi de yanlış. İkisi de değiliz. Peki neyiz ? Olsa olsa geri bırakılmış ülke, ya da gelişmekte olan ülke. Peki gelişmiş ülke olmak çok mu zor? Zor ama olanaksız değil. Biz nasıl geri kaldık, ya da bırakıldık?

 

Sorunun temelinde eğitimsizliğimiz yatıyor. Ne yazıkki eğitimde bir sistemimiz sadece “VAR GİBİ”!! görünüyor. Temelden başlayıp, eğitim sistemini değiştirmediğimiz, gelişmiş ülkeler seviyesine getirmediğimiz sürece değişimi yaşamamız mümkün değil. Japonya teknolojide dünyaya nasıl kafa tutar hale geldi? O Japonya ki 2.dünya savaşından 2 atom bombası yiyerek çıkmış.

Çocuklarını, 3 yaşından itibaren devlet ele alıyor, eğitime yönlendiriyor. Gözlemlerle, hangi mesleğe yatkın olduğunu tesbit ediyor. Çocuğunun geleceğini o yaştan itibaren yönlendirmeye başlıyor. Tabii uzmanlarıyla. Sonra dünyaya kafa tutar hale geliyor.

Bizde böyle mi? Bizde uzmanlar yurtdışına kaçıyorlar.

BENİM OĞLUM DOKTOR OLACAK?  Bu sözü hangi anne – baba söylemedi acaba? Bunun altında yatan ilk şey, doktor olursa muayenehane açar, halk diliyle, 2 şık şık, bir tık tık.. patlat…..TL. Çünkü geleceğe başka türlü güven yok. Kurslar, kurshaneler, öğretici rekabetleri, benim dershanem daha iyi…

Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz ? Okullar eğitimlerini doğru dürüst yapsalar, dershanelere gerek olur mu? Diyorum ya bizdeki “sözde eğitim”. Bizdeki “sözde eğitim” diyorum, çünkü ;

üniversite öğrencilerinin okudukları derslere bir bakın. İlkokuldan – Üniversite bitinceye kadar bir sürü ilgisiz dersler okutulur. Kaba tabirle ezberci bir sistem. Temelsiz. Sadece ezberlenen, deneysiz kimya dersi olur mu? Bizde olur.  Bizde inşaat mühendisi TEK genel müdürü olur, Elektrik mühendisi bayındırlık bakanı olur, Ziraat Mühendisi iş bulamaz, Felsefe okuyan temizlik elemanı olmak için otellere başvurur!!!…

Bu ülke öğretmeni, bu ülke polisi, bu ülke hakimi-savcısı, bu ülke müfettişleri adam gibi ücret almazsa, bu ülkede hangisi olursa olsun, partilerin arpalıkları kesilemezse, bu ülkede partizanlıktan vazgeçilemezse, ne yaparsan yap boşunadır. Ceza yasalarını 10 kat artırmışsın ne yazar? Evine yeterli ekmeğini götüremeyen görevli, bu yasaları ne kadar uygular?

Seçimlerde en çok oyu kim alır ? İYİ NUTUK atanlar tabiiki. Hangisinin birbirinden farkı var ? Hangisi iktidara geldiğinde kendi yandaşlarından başkasını düşündü?

 

·         Bu devletin idaresine talibim diyen herkesin, vatandaşa vatandaş gibi bakmamasından, meclise gidinceye kadar türlü vaatler içine girmesinden, sonra ulaşılamazlıklarından, kasıntılarından, büyüklük komplekslerinden,  illallah artık.

·         Değerli büyüğümüz, üstadımız, efendimiz, çok değerli, ulaşılamaz insan, sayın milletvekilimiz ……………....  söylevlerinden,  illalah artık.

·         Milletvekili gelecek diye kesilen kurbanlardan, ben diyeyim 100, siz deyin 500 araçla karşılanmalardan,  illallah artık.

·         Bakan gelecek diye yolların tamir edilmesinden, 1 ay sonra yolların eski çukurlu hale dönmesinden, paramızı sokağa atıp, bizleri hergün dahada fakirliğe iten yöneticilerden, illallah artık.

·         Belediyelerin şehir içlerini neredeyse her yıl kazdırmalarından, illallah artık. (PTT ayrı, TEK ayrı, Su işleri ayrı kazıyor, bunların her biri ayrı ülkelerin kurumları mı?)

 

İnsan ne kadar özgürse, o kadar yol yürür. Ya da başka bir deyişle izin verildiği kadar yürür.

Uzaklarda bir yerde, bilgisayarın başında, eli klavyenin tuşlarında, beynindeki kelimeleri yuvarlayıp, anlaşılır kılmaya çalışmak, yaşadığın duygulardan daha zor. Yaşadığın şeyler senindir. Acısıyla, tatlısıyla bir daha dönmemecesine yaşanmış ve bitmiştir. Onları senden kimse alamaz, hatta sen bile.

Dünyanın her yerinde birileri birileriyle yaşar. O birileri başka birileri ile yaşamaya başlarsa bile, önceki birileri ile yaşadıkları da başka birileri ile yaşamaya başladıkları yerdedir, anılardadır.

Tıpkı “Akşam Elleği”’nde olduğu gibi. Hani çocukluğumuzda oynadığımız oyunlar vardır. Şimdiki çocukların elim sende diyerek arkadaşına dokunup kaçtığı, arkadaşının kovalayıp kaçana dokunmaya çalışmasıyla oynanan oyunumuz vardı. Biz bu oyuna akşam elleği derdik. Kimbilir kaç kişi, kaç kişiden akşam elleği alacaklıdır. Herkes birilerinden bir akşam elleği alır ve başka yerlere, başkaları ile yaşamaya gider. Hep sıra birilerindedir ve hep alacaklıdır birilerinden. Genelde bir anlaşma olmadan  yine gelinir, yine görüşülür, biri gider ya da gelir yine görüşülür. Ama biri hep ellek alır ve gider, sonra öbürü… Hayatın bir  “Sürgit” olduğu gibi, bu da sürüp gider.

Hep birileri, yıllardan sonra çocukluk anılarınızın bir köşesinde, henüz yaşlanmamış, fiziki değişime uğramamış halleriyle kalırlar. Çünkü aynı gökyüzü izlenmiş, aynı yağmurlarda ıslanılmış, aynı fırınlardan ekmek yenmiş, aynı yollarda çamura batmış ayakkabılar aynı boyacılara boyatılmıştır.

Bilmem herkes bilir mi, bir başka oyun da, mahalle aralarında, bir yuvarlak daire içine, tenis topu büyüklüğünde bir yuvarlak taşın koyulup, elimizdeki elips şeklindeki diğer taşlarla onu vurmaya çalıştığımız  “ BOKUÇ ” oyunudur. Hep bir ebesi olurdu bu oyunun. Yani cezalısı olurdu. Bu cezalıya ebe denirdi.

Kimi sefer de o oyun oynanmak istenir. Bu oyunda birileri daha olmalı.  Sevecen olmalı, dost olmalı, burnu küçük ya da orta boy olmalı. Sırayla ebe olmalı, hep beraber oynamalı.

Sahi neden hep biz ebe oluyoruz, neden hep ayvayı bizler yiyoruz?  Başka büyük, en büyük, en ünlü cenderme ülkelerde yağmur yağar, biz nezle oluruz, onlar yaşar biz ölürüz.

Bir yerlerde birileri birilerini görür, birilerine git bir yerleri bitir der. Birileri görür hiçbir şey demez. Bu birileri öbürlerine kızar, onları ebe yapar.

Elim sende, elim sende…. Ellek alma sırası kimde ?

 

 

 

Bülent Çapar

İNKAY Başkanı