|
Daha dilime değer değmez erimesiyle, ağzımın duvarlarına yayılan tattan
mıdır bilemem, ancak kendimi tanımaya başladığım çocukluk günlerimden
ilk aklımda kalan tatlı şeylerden birisidir pamuk şekeri.
Bir kenardan sıramı bekler, diğer yandan yapılışını izlerken, biraz
sonra duyacağı hazzı bekleyen dilimin gösterdiği sabırsızlık ve
motorunun çıkardığı gürültü bile, küçük bir delikten içeriye bırakılan
toz şekerlerin, nasıl olup da kenarlara doğru savrularak bir pamuğa
dönüştüğü merakımı gideremezdi. Oysa az sonra onlar bir çubuğa
sarılacak, elime tutuşturulacak ve önce dilimin ucundan ağzıma dolmaya
başlayacak, eridikçe ağzımda bıraktığı enfes tat ile mideme doğru yol
alacaktı. Dilimle aldığım pamuk şekerinin miktarı ne olursa olsun,
erimesi saniyenin bilmem kaçta kaçı kadar bir zamanı alırdı.
Günlük harçlığım 25 kuruştu. Ve her zaman gümüş renkli 25 kuruşları
tercih ederdim. O zamanlarda bir de sarıya çalan 25 kuruşlar vardı.
Değer olarak aynı olmasına, bakkal Yusuf amcanın her iki 25 kuruşa da,
cam kavanozdan eli ile çıkardığı on adet cam şekeri (adına biz öyle
derdik), kıvırarak yaptığı kağıt hunilere doldurup vermesine bile
bakmadan, ille de gümüş renkli 25 kuruşlardan isterdim.
O gün kız kardeşim Neşe, eğer erkenden gidip bu cam şekerlerinden alıp,
katır katır yiyip beni de imrendirmezse, ben paramı mutlaka pamuk
şekerine ayırırdım. Ayırırdım ve mutlaka pamuk şekerimi alırdım. Ee
pamuk şekerim bitip de mideme yerleştiğinde rahatlar mıydım? Tabii ki
hayır. Canım bir tane daha isterdi. Park sinemasının adını aldığı eski
parkın karşısında bulunan ve Fatsa’nın en eski restoranlarından Deniz
Lokantasında çalışan babamın beni görüp çağırması için karşısındaki
parkta oturup lokantanın içini seyrederdim. Bilirdim ki rahmetli babam
beni görür ve çağırır ve mutlaka bir 25 kuruş daha verirdi. Ve ben de o
muhteşem tadı, yine aynı süreçlerden geçen pamuk şekerini, yine bir-iki
dakika içinde yer yutardım. Ancak yine de kanamaz ve her seferinde
“büyüyünce kazanacağım bütün paralarımla pamuk şekeri alacağım” derdim.
Büyüyünce kazandığım paralardan alacaklarım zaman zaman tahin helva,
zaman zaman da bisküvi arası lokum olsa da, pamuk şekerini hep tek
geçmişimdir.
Ağzımıza atar atmaz eriyen, eridikçe ağızda bıraktığı o muhteşem pamuk
şekeri tadı ve şimdilere kadar yaşadığımız pamuk ipliği gibi hayatlar.
Geriye dönüp baktığımızda bir şerit gibi birkaç saniyede gözlerimizin
önünden akıp giden hayatlarımız. Ah bir büyüsem, ah bir okulu bitirsem,
ah bir hayata atılsam, ah bir evlensem, ah bir çocuk, ah bir şu olsam,
ah bir araba, ah bir ev, ah şu borcum bitse, ah bir çocuğuma gelecek,
evlendirsem ah bir…
Hayatımız ne kadar ah birlerle geçmiş …
Acaba çok mu duygusalız? Yoksa ne yaşarsak yaşayalım, çevremizden bir
nebze tat alabilmiş, bir iz bulabilmişsek anılarda, o tatla ömrümüze
ömür katabiliriz diye mi düşünsek yüzümüzdeki tebessümlerle, bir kahkaha
bir kilo pirzolaya eşittir deyimini yalancı çıkarmadan.
Hayatlarının kıyısından geçerken bile, bir küçük dipnot, bir küçük nokta
dahi kalabilmek, hatırlandıkça gözlerde bir mum ışığı kadar da olsa bir
parıltı ve dudaklarda hafif bir gülümseme yaratmak, pamuk şekeri tadında
bir tat bırakmakla eş değerdir benim için.
Ya bir de pamuk şekeri olsaydık…
17.12.2007 |