|
“Sığırcıklara dikkat et, kurtçuklar olur
vücutlarında” .
Kimdi hatırlamıyorum, böyle söylemişti bana
çocukluğumda bir büyüğüm.
Karın, tarlaları süt beyazına çevirip
dizimizi aştığı zamanlarda hafta sonunun gelmesini iple çekerdik. Hafta
sonu gelsin ki okul tatile girsin. Öyle yağardı ki kar o zamanlarda,
Orman dairesinin önündeki eski mezarlıktaki mezarların üzeri bile
tamamen kapanırdı kardan zaman zaman.
Doğduğum yer Fatsa’da, Orman dairesinden
Hamlık yoluna giderken, mezarlığın ilerisinde, Rahime teyzelerin iki
katlı evlerinin kalın taş duvarlı zemin katında, iki oda bir mutfak
küçük bir evde otururduk kiracı olarak. Çocukluğumun orta ikinci sınıfa
kadar geçen uzun bir süresini geçirdiğimiz ev sahiplerimizle o kadar iç
içeydik, o kadar paylaşırdık ve o kadar bir aileydik ki, farklı
soyadları taşıdığımızı ve bu evde kiracı olarak oturduğumuzu ancak ay
sonlarında kiramızı öderken fark ederdik.
Rahime teyze, Ahmet amca, Ziya amca, Güleda
abla, Gülçin abla, Emin ağabey, Nedim ağabey, içimizden hiç ayrılmayan,
küçük kardeşlerim ile birlikte büyüyen, kardeşlerimden bir tanesi, en
küçükleri Yusuf ve tabiî ki nişanlım Necla abla. Beni Necla abla ile
nişanlamışlardı. Sorarlardı ne alacaksın ona diye, tabiî ki öncelikli
olarak pamuk şekeri, helva, lokum, bisküvi alacaktım büyüyünce ona. Beni
kucağında gezdirirdi çoğu kez Necla ablam. Bu yüzden de onu çok
severdim. E nişanlımdı ne de olsa.
Bir gün ağır bir hastalık geçirmiştim ve
penisilin iğneleri yiyordum. İğnecinin eve geldiği o gün ben annemle
leğende çamaşır yıkıyordum. Nişanlım Necla abla da bize gelmiş, makatta
(bilmeyenler için not: tahtadan yapılmış divan tarzı bir oturmalık)
oturuyordu. İğneciyi görünce ağlamaya başlamıştım. Nişanlım Necla abla
beni aldı kucağına, hadi kaçalım dedi. Dedi ama aldı beni yatırdı
dizine, ellerimi tuttu sıkıca ve o haşin bakışlı, gaddar iğneci adama
yaptırdı iğneyi, avazım çıktığı kadar bağırmama, ağlamama aldırmadan. O
anda iliklerime kadar titremiştim. Ama bu titreyiş duyduğum acıdan mı,
yoksa nişanlım Necla ablamın ihanetinden miydi bunu anlayamamıştım. Ve
tabii ki o anda hemen nişanı attım. Daha sonra Necla ablam evlendi ben
ilkokuldayken.
Ortaokul ikinci sınıfa geçtiğimde şu anda da
oturduğumuz kendi evimize taşınmıştık. Ve ne yazık ki o ayrılıştan
sonra, tesadüfen karşılaşmanın ötesinde hemen hemen hiç görüşememişim o
güzel ailem ile.
İçinde türlü çeşit meyvenin olduğu bahçeli bu
ev, benim çocukluğumun en güzel yıllarını yaşadığım evdi. Ve çevresinde
fındık bahçesi, alabildiğine mısır tarlası uzanırdı.
Şehrin göbeğinde bahçe ve tarlalar o kadar
çoktu ki, kış döneminde elimizde kuş lastiği ile kuşları avlamak için
çok uzaklara gitmemize gerek yoktu. Bu tarlaların karla kaplanmış
alanlarında, kar altında kalmış ve bir yerimize batması tehlikesine
karşı, başları karın dışına çıkmamış, ucu sivri kalmış kevüklere
(mısırın tarlada kalan dip kısmı) takılmamak için dikkatli adımlar
atardık elimizdeki kuş lastikleri ve cebimizdeki kuş lastik mermisi
çakıl taşları ile.
Havada uçan, karada dala ya da yere konan ne
kadar kuş varsa avlamaya çalışırdık. Bir kış 68 tane küçük kuş
avlamıştım kuş lastiğim (sapan) ile. Ama sığırcıklara hiç atmamıştım
kurtludurlar diye. Diğerlerine nasıl kıymışım o zamanlarda hala
anlayamam. Keşke birileri bütün kuşlarda kurtçuklar var deseymiş. Bazen
yaşadığım bazı olumsuz durumlarda bu kuşlar aklıma gelir ve acaba bu
olumsuzluk o kuşlara kıydığım için bir ceza olarak mı başıma geliyor
dediğim çok olmuştur.
Akşam hava kararmışsa ve ben dışarıdaysam,
orman dairesinin önünde birilerinin gelmesini beklerdim eve gitmek için.
Çünkü mezarlıktan yalnız başıma geçmeye korkardım çoğu çocuk gibi.
Elektrik direklerinde lambalar çoğunlukla olmazdı ve çok karanlık olurdu
yol. Çünkü biz yaramaz çocuklar kuş lastikleri ile nişan alır kırardık o
lambaları. O zamanlar ölüden değil diriden kork sloganı henüz yoktu.
Beklerdim birileri gelsin de onunla yürüyeyim diye.
Bir gün rahmetli babam anlatmıştı. Babamın
işlettiği Deniz lokantasının aşçısı köylümüz Kamil ağabey bir süre bizim
evde kalmıştı. Gece lokantayı kapatınca beraberce gelirlerdi eve.
Mustafa amcam ile Kamil ağabeyi korkutmayı planlamışlar. Mustafa amcam
beyaz masa örtüsü alacak yanına, önden gidip falan mezarın dibinde,
üzerine masa örtüsünü örtecek, babam bildiği için görüp hortlak diye
Kamil ağabeye söyleyecek ve kaçacak. Plan bu. Gece olur, lokanta
kapatılır eve doğru yola çıkarlar. Orman dairesi geçilir, tam anlaşma
yapılan mezarın önüne gelindiğinde babam bakar ki beyaz bir şey orada
duruyor;
-
Kamilll, bu neee? diye bağırır.
-
Hüseyin abiii, bu hortlaaakkk!
diye bağıran Kamil ağabey gerisin geriye
kaçmaya başlar. Babam da bozuntuya vermeden arkasından koşar, gülmemek
için kendini zor tutarak. Kaçarlarken karşılarından;
-
Nereye kaçıyorsunuz?
diye bir ses gelir. Babam bakar ki bu amcam!
Eee bu amcamsa, mezarın oradaki kim, ya da ne?!
Babam amcamı mezarın orada sandığından,
birden karşıdan geldiğini görünce, “kalbim duracak sandım ve koşuda
Kamile 10 metre fark attım aniden” diye anlatırdı bu anı.
Sonradan anlaşılır ki amcam kurnazlık edip
her ikisini de korkutmayı planlar ve bir arkadaşını mezarın önüne
önceden gönderir.
Bu ve benzeri oyunlar yapılsa da
çocukluğumuzda, şimdilerin afyonu olarak sunulan TV ler henüz olmadığı
için, o zamanlarda zaman öldürecek birçok hikâyeler gerçekmiş gibi çok
fazla ve abartılarak anlatıldığından, bizim kuşak biraz korkak yetişti
mezarlıklar konusunda. Örneğin benim hala karanlık fobim vardır ve ben
hala karanlıktan çok korkarım.
Diriler şimdi daha mı tehlikeli oldular
dersiniz. Şimdilerde karanlık, loş bir yerden geçmek zorunda kalıp da
tedirgin olmayan, masum birileri bile gelse karşıdan, kapkaççı mıdır,
balici midir, hırsız mıdır, uğursuz mudur diye düşünmeden eden var mıdır
acaba. Aman diri birisi çıkmasın karşımıza demez miyiz loş karanlıklarda
kaldığımızda.
Sahi kim daha şanslı sizce? Teknolojik
gelişmelerin ışığında, daha kolay elde edilmeye alışılmış bir yaşam
içinde, hastalıklara davet çıkaran her türlü katkı maddesi ile yoğrulmuş
gıda ürünleri tüketen, dirilerin korkulası insanlar olduğu, yaşam
alanları bir internet çılgınlığıyla bilgisayarlara kilitlenmiş şimdiki
çocuklar, şimdiki gençler mi, yoksa 40 yıl öncesinin biz çocukları mı?
Ne dersiniz?
|